26 Aralık 2019 - Çağla Çimendereli

26 Aralık 2019 - Çağla Çimendereli

Lingua Franca kavramına nesillerdir aşinayız. Global Lingua Franca ise ilk kez globalleşmeyle beraber hayatımıza girdi, sosyal bilimcilere göre de çıkacak gibi görünmüyor. Dolayısıyla toplumları anlamak ve hatta adilce şekillendirmek iddiasında olan teorisyenlerin İngilizcenin Global Lingua Franca oluşunu da gündemlerine almaları şart. Zaten Siyaset Bilimi, Sosyoloji ve Eğitim gibi akademinin çeşitli alanlarında bu olayın bireylere/toplumlara etkileri incelenmeye başlandı bile. Araştırmalar daha çok kültür emperyalizmi üzerine odaklansa da Linguistic Injustice adı altında çalışmalar özellikle siyaset biliminin teoricileri tarafından yaklaşık 10 yıldır sürdürülüyor. Bu bağlamda anadili İngilizce olanlar ve olmayanlar arasındaki eşitsizlik ile bu eşitsizliğin global adalete etkisi tartışılıyor. Son yıllarda cinsiyet, ırk, engellilik gibi sosyal olayların gittikçe daha ciddiye alındığı analitik felsefe ise henüz Global Lingua Franca olayını konu etmiş değil. Bunun bir sebebi, analitik filozofların konuşma eylemini bir zihinden diğer zihne önerme aktarımı olarak görüyor olması. Her ne kadar sosyal dil felsefesine artan ilgiyle beraber dilin sosyal gerçekliği şekillendirme biçimleri analitik filozofların dikkatini çekmeye başlamış olsa da klasik görüş hala konuşmanın önerme aktarımı boyutuna odaklanıyor. Yani dil sanki mürekkep, nasıl bir dil ile konuşulduğu ise mürekkebin rengi gibi içeriği etkilemeyen kozmetik bir tercih. Halbuki sosyal bilimcilerin sıkça dile getirdiği üzere benliğin yapımında dil sadece bir araç değil aynı zamanda içeriğin kendisi. Hangi dili nasıl konuştuğumuz kendimizi ne biçimde ifade ettiğimizi ve dolayısıyla da sosyal alandaki yerimizi belirliyor. Farklı bir dilde, özellikle de anadilimiz olmayan bir dilde, konuştuğumuzda çoğunlukla farklı bir benliği ortaya koyuyoruz. Bir diğer deyişle farklı dillerde farklı kişilere dönüşüyoruz. Eylem ve öznelik üzerine çalışan filozofların bu mekanizmayı anlamak için ellerinde birçok araç mevcut. Dolayısıyla hem kendi literatürünü derinleştirmek hem de Global Lingua Franca olayını anlamakta üzerine düşeni yerine getirmek için analitik felsefenin dil konuşma eylemine eylem olarak bakmaya başlaması gerekiyor. Benim bu makaledeki temel amacım yabancı dil konuşma deneyimine yoğunlaşarak söz konusu eylemi aydınlatmaya çalışmak. Bu amaçla dinleyicilerinin anadilini yabancı dil olarak konuşan kişinin deneyimine odaklanıyorum ve bu deneyim sırasında ortaya çıkan iki duruma dikkat çekiyorum. Bir yanda konuşanın yaşadığı parçalı sessizlik, diğer yanda da dinleyicilerin algıladığı görüntüye konuşanın erişiminin olmaması. Parçalı sessizlik argümanını kurarken Miranda Fricker’ın ‘Epistemic Injustice’ kitabından, kendi görüntüsüne erişiminin olmamasından bahsederken de Catherine Saint-Croix ve Robin Dembroff’un ‘Yep I’m Gay: Understanding Agential Identity’ makalesinden faydalanıyorum. Sonuç olarak bu iki durumun öznenin özneliğine zarar verdiğini ve dilsel adalet (linguistic justice) tartışmasında bu zararın dikkate alınması gerektiğini iddia ediyorum.